Klâsik şiir ve şairlerimizle ilgili değerlendirmeler yapılırken beşerî aşk ve ilahî aşk nitelemeleri arasında büyük kararsızlıklar yaşanmaktadır. Bir şairden söz ederken veya bir şiir ele alınırken, bu tedirginlik çoğunlukla taşınır. Bu durumu tespit etmek ve genel değerlendirmelere ışık tutmak üzere sadece son yıllara ait iki örneğe yer verelim: ''Özellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi'den başlayarak Yûnus Emre, Eşrefoğlu Rûmî, Dede Ömer Rûşenî, Niyâzi-yi Mısrî, Seyyid Nizâmoğlu Seyfullah, Nesîmî ve daha birçok mutasavvıf şairin manzum ve mensur eserleriyle gazel-ilâhilerinde tasavvufî özellikleriyle ele alınan aşk konusu, divan edebiyatının Şeyhî, Bursalı Ahmed Paşa, Necâti, Zâtî, Hayâli, Fuzûlî, Nâilî, Nâbî, ve Şeyh Gâlib gibi isimlerinin şiirlerinde ilâhî ve maddî-beşerî; Bâkî, Şeyhülislâm Yahyâ, Şeyhülislâm Bahâî, Nef'î ve Nedîm gibi şairlerde ise daha ziyade maddî-beşerî yönleriyle ele alınmıştır. Ancak bütün bu eserlerde maddî-beşerî-mecâzî yönleriyle ele alınan aşk konusunun ilâhî-hakîkî özelliklerle de içiçe olduğunu, hatta tamamen maddî görünenlerde bile mahiyetinin tam anlaşılmasında kararsızlığa düşülebileceğini belirtmek gerekir. İkinci örnek: ''Klâsik edebiyatımızda aşk, basit ve çekici bir arzudan hastalık derecesine varan alışkanlık ve tutkulara kadar çeşitli boyutlarda işlenmiştir. Bu aşk ilk bakışta bir cinsellik izlenimi uyandırıyorsa da platonik bir zevk ve bağlılık olma düşüncesi daha kuvvetlidir... Gazellerin ana konusu aşktır. Âşıklarını çeşitli manzumelerde üstüne basa basa tabiî bir olay gibi anlatan şairlerin bir kısmı, dinî-ulvî bir aşkı anlatıyorsa da diğer bir kısmı ten zevkini ve cinsî câzibeyi ön planda tutarlar.
Çok genel ve kaba olan bu ifadeleri doğrudan eleştiriye tabi tutmaksızın diğer bazı örneklerden sonra konuyu ortaya koymaya çalışacağız. Beşerî aşkta söz edildiğinde aşağıda işaret edileceği üzere çok defa Ahmed Paşa, Fatih, Necati Bey, Bâkî ve Şeyhülislâm Yahyâ'nın adı anılır, aralarındaki üslup benzerliğine atıfta bulunur. Başta Nedim olmak üzere bu isimlerin çoğaltılması elbette mümkündür. Ancak burada, anılan şairlerin şiirlerinden yararlanılacaktır.
Söz konusu şairlerin edebî özellikleri hakkında yayınlarda bilgi verilirken ilk olarak ''beşerî aşk'' ile münasebet kurtulmaktadır. Bu durumu yakından gözlemlemek için son yıllara ait birkaç alıntıyı sıralamak uygun olacaktır:
Ahmed Paşa ile ilgili bir ifade şu şekildedir: ''Beşerî yani insan sevgisini ön plana alan şairimiz, tasavvuf felsefesinden uzak kalmıştır.''
Diğer bir değerlendirme ''Ahmed Paşa, aşk şiirleri yazmıştır. Bu maddî aşktır. Şair bütün şiirlerinde bu aşkı dile getirir. Sevgiliyi över ya da onun niteliklerini belirtir'' şeklindedir.
Fâtih hakkında tasavvufun şiirlerindeki etkisinden söz edilmesine rağmen eğlenceli ve zevkli yaşama arzusunu dile getirdiği düşünülen bir beytine işaretle: ''(Gazellerinde)... şu fani dünyanın dilberlerine de bağlanmak, o güneş tenlileri de bir gece olsun soyup sarmalamak yer alır'' şeklinde değerlendirme yapılır.
Barındırdığı tespiti veya tereddüdü anlamakta güçlük çektiğimiz bir izah: ''(Fatih) Tasavvufun esaslarını anmakla berâber, şiiri mutasavvıf şiirlerinde farklı bir mecrâda akar. Andığı beşeri güzeller bazen Cemâl-i Mutlak'a uzanan bir çizgide görüntü verirler.''
Bâkî hakkındaki çok belirgin ve tekrarlanan ifadelerden sadece bir örnek: ''Tasavvufu ve tasavvufî aşkı konu edinmeyen Baki'nin aşkı beşerî aşktır; gerçek dünya aşkıdır. Baki, bütün güzellere ve güzelliklere âşıktır. Şiirlerinde coşkunluk içinde bu aşkı işlemiştir.''
Son alıntılar ise Şeyhülislâm Yahyâ ile ilgilidir: ''Gazellerindeki konular, bizzat kendisinin gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeylerdir.''
''Gazellerde rastladığımız aşk tabiî yani beşerî aşktır. İlâhî aşka pek yer vermemiştir.
''Yahya Efendi'nin aşkı, maddî aşktır. Hemen bütün şiirlerinde bu beşerî aşkı işlemiştir. Dünyaya ve dünya güzelliklerine âşıktır.'' ''Şeyhülislâm Yahya'nın gazellerinde esas konu aşktır. Bu aşk tamamiyle maddî ve beşerî aşktır. Uzun yıllar meşîhat makanında bulunmasına rağmen ilâhî aşka yönelmemiştir.''
Bu değerlendirmelerde önemli bir yer tutan ''Beşerî-maddî aşk'' isimlendirmesiyle neler kasdedilmektedir? Bazen açıkça ifade edildiği gibi cinsellik ve ten zevki akla geliyorsa bu klâsik şiirimiz için çirkin ve kaba bir tanımlamadır. İnsanda içgüdüleriyle var olan hiçbir bilgi ve beceri gerektirmeden ortaya çıkan hisleri, edebî zevkin ve sanatın sınırları içerisine almak hiç olmazsa geleneksel kültür için insanî de değildir. Klâsik şiirle ilgili bu tür örnekler ancak istisnalarla meşgul olunarak verilebilir.
Klasik şiirdeki anlayışa göre dünya zevklerinden kaynaklanan aşk, hayatta kavuşma ve dokunma arzusu taşır. Uğrunda çekilen sıkıntılar sınırlıdır. Beşerî aşk, bireylerin karşılıklı veya karşılıksız sevgisidir. İffet ve manevî haz özelliği taşımadıkça tükenmeye, yok olmaya mahkûmdur. Dokunma arzusundan beslenen bir aşkı dile getirmek ve ten zevkini hissettirecek şekilde sevilenin uzuvlarını anlatarak şiirler kaleme almak, bugün dahi çoğunlukla makul görülmez. Aşka ilgili duygu ve düşüncelerine yer vereceğimiz şairler için ise, bu hemen hiç hatıra getirilemez.
Ahsen-i takvîm en güzel şekilde yaratılmış insanoğlunun ''cins-i latîfi''; hanım güzelliği, klâsik şiirimizde dikkat çekici bir öneme sahiptir. Her türlü güzellikten, insan, tabiat, arkadaş, âlim, şehzâde, sultan, düşünce, mâna, şiir, din büyükleri, Hz. Peygamber hatta Yaratıcı Hak'tan söz ederken hanım güzelliğine ait unsur ve benzetmelerden istifade edilir. Çünkü İslâm dünyasında milâdî XI. asra kadar şiirde genel olarak hâkim olan maddî hayatın yansıtılması anlayışı, yerini hızlı bir şekilde manevî güzelliklerin ve hayal âlemindeki duyuşların terennüm edildiği bir zevk ve anlayışa terk etti. Artık görülen ve erişilen güzel, kavuşulan değil hatta görülmeyen bir sırra büründü. Görülen dünyadan alınan özellikler ve sıfatlar ölünce kavuşulabilecek aranan güzele ''şâhid-i maksûd''a verildi. Dolayısıyla diğer şiirler gibi methiye, tebrik, hikâye ve dinî konulu manzumeler hatta mersiyeler hanımlara ait zerafet, incelik ve güzellik unsurlarıyla doldu. Şiirimizin bu yönünü örnekleriyle ele almak ayrı bir çalışma konusudur ve klâsik şiirin bu özelliği, değerlendirmelerimizde etkin bir yere sahip olmalıdır.
Bu nedenlerle klâsik şiirde insan güzelliğine özen göstermek geleneksel anlayış gereğidir. ahmed Paşa, Sultan Bâyezîd için yazdığı kasidede bu hususu izah eder: ''Nazlı güzel olmadan şairin şiirinde letafet olur mu? Zira papağan aynı olmadan tatlı söz söylenmez'':
Nâzenînsiz şâirin şi'rinde ne lutf ola kim
Söylenmez âyinesiz tûtî kelâm-ı şekkerîn
Sultan Fatih de aynı bakışla, şiir ve nesrin amacının güzelliği anlatmak olduğunu ifade eder:
Beyti bozarsın rakîbi anma şi'ründe sakın
Avnî dilber vasfıdır çün ş'ir inşâdan murâd
Yanılmalar öncelikle şairlerin, beşere ait uzuvların etkileyici özelliklerini veya doğal güzelliklerini anarak, varlığın hakikatine yol ve ışık bularak hayal dünyasında manevî hazlar tadabilme anlayış ve becerilerini gereğince dikkate almamaktan doğar.
Somuttan soyuta ulaşma geleneğine, diğer bir ifade ile ''Mecaz, hakikate köprüdür'' özdeyişine gereğince itibar etmemekten kaynaklanmaktadır. Klâsik şairlerin cesaretle ve etkileyici bir şekilde maddî güzelliklere yönelik yaptıkları tasvirlerden derhal manevî ve hayâlî alana geçişleri, onları anlama noktasında bizi güç durumda bırakmaktadır. Bundan dolayıdır ki, ''Bu şiirde beşerî aşk var mı yoksa ilâhî aşk mı?'' sorusu hatıra gelmekte ve tereddüte düşülmektedir. Bu durum hiç de karmaşık olmamalıdır.
Gerçekte şairlerimiz şiirlerinde bütün bu ayrıntılara işaret etmiş, anlayışlarını ve yönelişlerini gayet açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Bilhassa beşerî aşk ile şiirlerine anlam yüklenmeye çalışılan ilk Osmanlı şairlerinden Ahmed Paşa, Fatih Sultan Mehmed, Necâtî, Bâkî ile Şeyhülislâm Yahyâ'nın beyitleriyle bu hususları ortaya koymak her halde anlamlı olmalıdır.
Bu şairlerin şiirlerinde dünyaya ve bedene ait maddî zevklere geçici olmaları nedeniyle değersizdir. Aynı sebeple beşerî aşk; mecâzî aşk, aldatıcıdır. Geçici ve aldatıcı zevklerin sonunda acı ve zevksizlik vardır. İnsan kalıcı zevklere layıktır. Dış güzelliklere, onların görüntülerine ve maddî cazibelerine esir olanlar, pişmanlık çekerler. Bu düşüncelerin yer aldığı bazı beyitler:
Ey her nazarda din ü dilin etmeye fedâ
Düşme güzelliklere ki düşersin nedâmete
Işk-ı mecâzî meclis-i mey gibidür hemân
Eksük degül sonında kişiye nedâmeti
Miyânunı kinâr itmek diler dil
Mecâzî ışkun ey dil sonı kemdür
Gafletle anlayışını kaybedenler, ancak güzel sanarak dünya kadınına yönelmektedir. Güzel bir yüz ile; suret ile dünya, insanı aldatabilir, ancak bunun sonu acı olmaktadır. Maddî özellikler taşıyan kadın-erkek münasebetleri kişiye güç gelmektedir. Bu nedenlerle dış güzelliğe aldanmamak, sadece maddî zevke çağıran kadın güzelliğine kapılmamak yani nefsi egemen kılmamak gerekir.
Mâil olmaz dil zen-i dünyâya bir hûb anlayıb
Bâde-i gafletle medhûş olmayan etmez galat
Seni bir sûret-i zîbâ ile aldar amma
âkıbet sana ne yüz göstere dünyâ göresin
Avniyâ Zâl-i zamânun mekrine aldanma kim
Kim zenânun cevrini çekmek gelür merdâna güç
Gönlünde maddî zevklere çağıran güzeller bulunan kişiler, ilahî hakikatlerin ışığını göremez. Göz ve kaş gibi dış görüntünün esiri olanlar gerçek aşkı kavrayamaz. Aşktaki amaç hakikate ulaşmaktır, dünyadaki güzel ve güzelliklere temayül etmek sadece bir tarz ve dış görüntüden ibaret olmalıdır.
Gözlerin nûr-i tecellî göre mi sûf'î senin
Sînenin soffası sadrında sanemler doludur
Hakîkat sırrına vâkıf degülsin
Alâkan var ise aşk-ı mecâza
Ey hüsn diyu âşık olan göz ile kaşa
Bu şîve kilisâda firâvân yazılubdur
Garazum ışkdan hakîkatdür
Meyl-i nakş-ı nigâr suretdür
Bütün bu nedenlerle dünyaya ait yok olucu değerlerin arasında insanı en çok etkileme özelliği bulunan dünya kadınına, dolayısıyla dünyaya bağlanmak, insanoğluna yaraşmaz. Gerçek aşk, maddî ilişkilere ve değerlere önem vermemeyi gerektirir. Böyle bir aşka sahip olan kişi, ten zevkini çağrıştıracak güzellere ve de güzelliklere değer vermez. Değer veren ise, değersiz kişilerdir. Kişiye olgunluk kazandıran aşk, dünya güzelliklerine aldırmamayı öğretir:
Her kim ki meyl ider zen-i dünyâya Bâkiyâ
Merdâneler içinde anı sanma er geçer
Mürîd-i aşk oldum ben tecerrüd ihtiyâr itdüm
Eğer meyl eyler isem bir zen-i dünyâya nâmerdim
Hûblar yolda selâmına tuturmuş tutalım
Bakmağa kor mu seni sağa sola gayret-i aşk
Klâsik şiirde, içgüdüleri ''ten zevkini'' harekete geçirebilen ve maddî zevklere kaynaklık edebilen beden güzelliklerinden ve çevredeki diğer güzelliklerden, çok farklı bir düşünce tarzı geliştirmek için istifade edilir. Şairler, dünyaya ait güzelliklerden varlığın hakikatine ulaşmaya, yaratılış gayesini anlamaya çalışır ve bunu şiirlerinde dile getirirler. Beşerî aşk'a; daha doğrusu ''ten zevkine'' yer verdiği zannedilen şairler de dahi durum böyledir. Etkileyici görüntüler, görebilen gözlere kendisini oluşturanı, yaratanı hatırlatır. Dilberde bulunan güzellikler, özellikler ve güzel ahlak Hak'tandır.
Dîde-i Ahmed görür nûr-i cemâlinde İlâh
Nakş-i dilkeş merdüm-i bînâya nakkâş andırır
Pertev-i Zü'l-Celâldir nûr-i cemâli dilberin
K'oldu kemâl-i hüsn ile hüsn-i keâli dilberin
Nedür bu hüsn ü şemâil nedür bu hulk-i cemîl
Ki sende zâhir idüpdür Hudâ-yı celle Celîl
Hakk'ın verdiği güzellikler, sayısı güzellerde mevcut olduğu ve âşık şair de bunları görebildiği için ''Âşık gönlümü bin parçaya bölsem yetmez bu ay yüzlülere'' demektedir:
Mâhrûlar bî-aded bir âşık-ı rüsvâyı ben
Yitmeye bin pâre kılsam bu dil-i şeydâyı ben
Klasik şiirde anlatılan aşkın özelliklerinden biri de dünyada ulaşılamayan sevgiliye bağlı olmasıdır. Bu nedenle böyle bir aşka, dünyada kalıcı olan her şey feda edilmeye değerdir. Aşk ruh ile ilgilidir, bedenler vuslata engeldir. Kavuşma, can vermekle; bedenin toprak olmasıyla mümkün olacaktır.
Ey râh-ı aşka hadd ü nihâyet bulam diyen
Cân virmek ibtidâdır ana yokdur intihâ
Lebin lebine erişmege çâre yok Ahmed
Meger ki toprağını kıla rüzigâr kadeh
Ey dôst bu günlük yâ yarınlık degülüz biz
Şol ışka fidâ cân u cihân kim ezelîdür
Ruh-i dilber görinür gözüne şol vaktin kim
Od ile su barışa gölge güneşle birike
Pervâne gibi yanmayıcak nâr-ı aşka ten
Ol şem'-i hüsne vasl olamazsın cihânda sen
Ruhun şevkiyle ölmek arzusun eylemiş Yahyâ
Verip îmân ile cân kabri pür-nûr olduğun ister
Sevgili görülmemiştir, güzellikleri dinlenilmiş ve kulaktan âşık olunulmuştur. şair sevgilinin hayaliyle baş başadır.
Ey gül-i ra'nâ kulakdan âşık itmişdür beni
Ol peri-ruhsâr gözler görmedük nârüstedür
Bîm-i reh bilmez şebî târikde tenhâ gelir
Sende ey mehrû hayâlin bana bî-perva gelir
Klasik şiirde anlatılan aşkın beşerî aşktan ayrıldığı yönlerden biri de aşka duyulan sevgiliye herkesin ve her şeyin âşık olmasıdır. Genç ve ihtiyar herkes aynı sevgilinin aşkına esirdir.
Gönül bir dilrubâya müftetendir
Ki bâlâsı belâ-yı merd ü zendir
Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış
Bir cân mı vardır ol kemân ebrûya kurbân olmamış
Ey gönül bir sen degülsin derd-i yâre mübtelâ
Bu cihânda bu belâdan kurtılamaz hîç ahad
Bir ben degülem ol saneme mübtelâ geçer
Âşüfte ana şâh u vezîr ü gedâ geçer
Bir pâdişah-ı hüsne kul olduk ki Bâkiyâ
Anun esîr-i aşk-ı olupdur pîr u cevân
Bu bakış tarzıyla aşk, Bâkî'nin şu beytinde olduğu gibi bütün kâinatın özünde mevcuttur. Kâinat sevgilinin aşkıyla neşe içindedir. Yıldızlar, meze; şafak, felek, sâki ve hilal kadehtir, bu eğlence âleminde.
Bâkiyâ işretdedür aşkıyla yârun kâinat
Nukl encüm mey şafak sâkî felek sâgar hilâl
Fatih, Necati, Şeyhülislâm Yahyâ'ya ait şu beyitler, aşkın yaratıcıya yönelik olduğunu belirtmektedir.
Kulu, cihan sultanı olan bir şahın kuluyum. Güneş gibi yanağı, felektei güneşe ışık saçmaktadır;
Bir şâha kulam kim kulı sultân-ı cihândur
Mihr-i ruhı şems-i feleke nûrfeşândur
Ebedî nakkaşı, yaratıcıyı özleyen kişi, dilberin güzelliğini bahane olarak değerlendirir;
Şol ki Nakkâş-ı lem-yezel özler
Dilberün hüsnini bahâne eyler
Aşk yolunun dışına çıkma. Allah yolunun, sana bu kapıdan açıldığını bilmelisin;
Tarîk-i aşkdan etme tecâvüz ey Yahyâ
Ki sana râh-ı Hudâ bil bu bâbile açılır
Yukarıda bir kısmı sunulmaya çalışan özelliklerle klâsik şiirde yer alan aşk, beşerî veya mecâzi olarak tanıtılabilir mi? Bu şekilde çeşitli yayınlarda maddî; beşerî aşkı dile getirdiği ifade edilen şairler, burada aktarılan beyitlerdeki düşünceleriyle bir çelişki içerisinde bulunmuş olmaz mı? Şairlerimizin meslekleri ve kişilikleri, şiir dünyaları için hiçbir anlam taşımaz mı? Kanaatimizce cevabı açık olması gereken bu ve benzeri soruların cevabı, bu yazıyı oluşturmuştur.
Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu - Klasik Dönem Türk Şiiri İncelemeleri
Çok genel ve kaba olan bu ifadeleri doğrudan eleştiriye tabi tutmaksızın diğer bazı örneklerden sonra konuyu ortaya koymaya çalışacağız. Beşerî aşkta söz edildiğinde aşağıda işaret edileceği üzere çok defa Ahmed Paşa, Fatih, Necati Bey, Bâkî ve Şeyhülislâm Yahyâ'nın adı anılır, aralarındaki üslup benzerliğine atıfta bulunur. Başta Nedim olmak üzere bu isimlerin çoğaltılması elbette mümkündür. Ancak burada, anılan şairlerin şiirlerinden yararlanılacaktır.
Söz konusu şairlerin edebî özellikleri hakkında yayınlarda bilgi verilirken ilk olarak ''beşerî aşk'' ile münasebet kurtulmaktadır. Bu durumu yakından gözlemlemek için son yıllara ait birkaç alıntıyı sıralamak uygun olacaktır:
Ahmed Paşa ile ilgili bir ifade şu şekildedir: ''Beşerî yani insan sevgisini ön plana alan şairimiz, tasavvuf felsefesinden uzak kalmıştır.''
Diğer bir değerlendirme ''Ahmed Paşa, aşk şiirleri yazmıştır. Bu maddî aşktır. Şair bütün şiirlerinde bu aşkı dile getirir. Sevgiliyi över ya da onun niteliklerini belirtir'' şeklindedir.
Fâtih hakkında tasavvufun şiirlerindeki etkisinden söz edilmesine rağmen eğlenceli ve zevkli yaşama arzusunu dile getirdiği düşünülen bir beytine işaretle: ''(Gazellerinde)... şu fani dünyanın dilberlerine de bağlanmak, o güneş tenlileri de bir gece olsun soyup sarmalamak yer alır'' şeklinde değerlendirme yapılır.
Barındırdığı tespiti veya tereddüdü anlamakta güçlük çektiğimiz bir izah: ''(Fatih) Tasavvufun esaslarını anmakla berâber, şiiri mutasavvıf şiirlerinde farklı bir mecrâda akar. Andığı beşeri güzeller bazen Cemâl-i Mutlak'a uzanan bir çizgide görüntü verirler.''
Bâkî hakkındaki çok belirgin ve tekrarlanan ifadelerden sadece bir örnek: ''Tasavvufu ve tasavvufî aşkı konu edinmeyen Baki'nin aşkı beşerî aşktır; gerçek dünya aşkıdır. Baki, bütün güzellere ve güzelliklere âşıktır. Şiirlerinde coşkunluk içinde bu aşkı işlemiştir.''
Son alıntılar ise Şeyhülislâm Yahyâ ile ilgilidir: ''Gazellerindeki konular, bizzat kendisinin gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeylerdir.''
''Gazellerde rastladığımız aşk tabiî yani beşerî aşktır. İlâhî aşka pek yer vermemiştir.
''Yahya Efendi'nin aşkı, maddî aşktır. Hemen bütün şiirlerinde bu beşerî aşkı işlemiştir. Dünyaya ve dünya güzelliklerine âşıktır.'' ''Şeyhülislâm Yahya'nın gazellerinde esas konu aşktır. Bu aşk tamamiyle maddî ve beşerî aşktır. Uzun yıllar meşîhat makanında bulunmasına rağmen ilâhî aşka yönelmemiştir.''
Bu değerlendirmelerde önemli bir yer tutan ''Beşerî-maddî aşk'' isimlendirmesiyle neler kasdedilmektedir? Bazen açıkça ifade edildiği gibi cinsellik ve ten zevki akla geliyorsa bu klâsik şiirimiz için çirkin ve kaba bir tanımlamadır. İnsanda içgüdüleriyle var olan hiçbir bilgi ve beceri gerektirmeden ortaya çıkan hisleri, edebî zevkin ve sanatın sınırları içerisine almak hiç olmazsa geleneksel kültür için insanî de değildir. Klâsik şiirle ilgili bu tür örnekler ancak istisnalarla meşgul olunarak verilebilir.
Klasik şiirdeki anlayışa göre dünya zevklerinden kaynaklanan aşk, hayatta kavuşma ve dokunma arzusu taşır. Uğrunda çekilen sıkıntılar sınırlıdır. Beşerî aşk, bireylerin karşılıklı veya karşılıksız sevgisidir. İffet ve manevî haz özelliği taşımadıkça tükenmeye, yok olmaya mahkûmdur. Dokunma arzusundan beslenen bir aşkı dile getirmek ve ten zevkini hissettirecek şekilde sevilenin uzuvlarını anlatarak şiirler kaleme almak, bugün dahi çoğunlukla makul görülmez. Aşka ilgili duygu ve düşüncelerine yer vereceğimiz şairler için ise, bu hemen hiç hatıra getirilemez.
Ahsen-i takvîm en güzel şekilde yaratılmış insanoğlunun ''cins-i latîfi''; hanım güzelliği, klâsik şiirimizde dikkat çekici bir öneme sahiptir. Her türlü güzellikten, insan, tabiat, arkadaş, âlim, şehzâde, sultan, düşünce, mâna, şiir, din büyükleri, Hz. Peygamber hatta Yaratıcı Hak'tan söz ederken hanım güzelliğine ait unsur ve benzetmelerden istifade edilir. Çünkü İslâm dünyasında milâdî XI. asra kadar şiirde genel olarak hâkim olan maddî hayatın yansıtılması anlayışı, yerini hızlı bir şekilde manevî güzelliklerin ve hayal âlemindeki duyuşların terennüm edildiği bir zevk ve anlayışa terk etti. Artık görülen ve erişilen güzel, kavuşulan değil hatta görülmeyen bir sırra büründü. Görülen dünyadan alınan özellikler ve sıfatlar ölünce kavuşulabilecek aranan güzele ''şâhid-i maksûd''a verildi. Dolayısıyla diğer şiirler gibi methiye, tebrik, hikâye ve dinî konulu manzumeler hatta mersiyeler hanımlara ait zerafet, incelik ve güzellik unsurlarıyla doldu. Şiirimizin bu yönünü örnekleriyle ele almak ayrı bir çalışma konusudur ve klâsik şiirin bu özelliği, değerlendirmelerimizde etkin bir yere sahip olmalıdır.
Bu nedenlerle klâsik şiirde insan güzelliğine özen göstermek geleneksel anlayış gereğidir. ahmed Paşa, Sultan Bâyezîd için yazdığı kasidede bu hususu izah eder: ''Nazlı güzel olmadan şairin şiirinde letafet olur mu? Zira papağan aynı olmadan tatlı söz söylenmez'':
Nâzenînsiz şâirin şi'rinde ne lutf ola kim
Söylenmez âyinesiz tûtî kelâm-ı şekkerîn
Sultan Fatih de aynı bakışla, şiir ve nesrin amacının güzelliği anlatmak olduğunu ifade eder:
Beyti bozarsın rakîbi anma şi'ründe sakın
Avnî dilber vasfıdır çün ş'ir inşâdan murâd
Yanılmalar öncelikle şairlerin, beşere ait uzuvların etkileyici özelliklerini veya doğal güzelliklerini anarak, varlığın hakikatine yol ve ışık bularak hayal dünyasında manevî hazlar tadabilme anlayış ve becerilerini gereğince dikkate almamaktan doğar.
Somuttan soyuta ulaşma geleneğine, diğer bir ifade ile ''Mecaz, hakikate köprüdür'' özdeyişine gereğince itibar etmemekten kaynaklanmaktadır. Klâsik şairlerin cesaretle ve etkileyici bir şekilde maddî güzelliklere yönelik yaptıkları tasvirlerden derhal manevî ve hayâlî alana geçişleri, onları anlama noktasında bizi güç durumda bırakmaktadır. Bundan dolayıdır ki, ''Bu şiirde beşerî aşk var mı yoksa ilâhî aşk mı?'' sorusu hatıra gelmekte ve tereddüte düşülmektedir. Bu durum hiç de karmaşık olmamalıdır.
Gerçekte şairlerimiz şiirlerinde bütün bu ayrıntılara işaret etmiş, anlayışlarını ve yönelişlerini gayet açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Bilhassa beşerî aşk ile şiirlerine anlam yüklenmeye çalışılan ilk Osmanlı şairlerinden Ahmed Paşa, Fatih Sultan Mehmed, Necâtî, Bâkî ile Şeyhülislâm Yahyâ'nın beyitleriyle bu hususları ortaya koymak her halde anlamlı olmalıdır.
Bu şairlerin şiirlerinde dünyaya ve bedene ait maddî zevklere geçici olmaları nedeniyle değersizdir. Aynı sebeple beşerî aşk; mecâzî aşk, aldatıcıdır. Geçici ve aldatıcı zevklerin sonunda acı ve zevksizlik vardır. İnsan kalıcı zevklere layıktır. Dış güzelliklere, onların görüntülerine ve maddî cazibelerine esir olanlar, pişmanlık çekerler. Bu düşüncelerin yer aldığı bazı beyitler:
Ey her nazarda din ü dilin etmeye fedâ
Düşme güzelliklere ki düşersin nedâmete
Işk-ı mecâzî meclis-i mey gibidür hemân
Eksük degül sonında kişiye nedâmeti
Miyânunı kinâr itmek diler dil
Mecâzî ışkun ey dil sonı kemdür
Gafletle anlayışını kaybedenler, ancak güzel sanarak dünya kadınına yönelmektedir. Güzel bir yüz ile; suret ile dünya, insanı aldatabilir, ancak bunun sonu acı olmaktadır. Maddî özellikler taşıyan kadın-erkek münasebetleri kişiye güç gelmektedir. Bu nedenlerle dış güzelliğe aldanmamak, sadece maddî zevke çağıran kadın güzelliğine kapılmamak yani nefsi egemen kılmamak gerekir.
Mâil olmaz dil zen-i dünyâya bir hûb anlayıb
Bâde-i gafletle medhûş olmayan etmez galat
Seni bir sûret-i zîbâ ile aldar amma
âkıbet sana ne yüz göstere dünyâ göresin
Avniyâ Zâl-i zamânun mekrine aldanma kim
Kim zenânun cevrini çekmek gelür merdâna güç
Gönlünde maddî zevklere çağıran güzeller bulunan kişiler, ilahî hakikatlerin ışığını göremez. Göz ve kaş gibi dış görüntünün esiri olanlar gerçek aşkı kavrayamaz. Aşktaki amaç hakikate ulaşmaktır, dünyadaki güzel ve güzelliklere temayül etmek sadece bir tarz ve dış görüntüden ibaret olmalıdır.
Gözlerin nûr-i tecellî göre mi sûf'î senin
Sînenin soffası sadrında sanemler doludur
Hakîkat sırrına vâkıf degülsin
Alâkan var ise aşk-ı mecâza
Ey hüsn diyu âşık olan göz ile kaşa
Bu şîve kilisâda firâvân yazılubdur
Garazum ışkdan hakîkatdür
Meyl-i nakş-ı nigâr suretdür
Bütün bu nedenlerle dünyaya ait yok olucu değerlerin arasında insanı en çok etkileme özelliği bulunan dünya kadınına, dolayısıyla dünyaya bağlanmak, insanoğluna yaraşmaz. Gerçek aşk, maddî ilişkilere ve değerlere önem vermemeyi gerektirir. Böyle bir aşka sahip olan kişi, ten zevkini çağrıştıracak güzellere ve de güzelliklere değer vermez. Değer veren ise, değersiz kişilerdir. Kişiye olgunluk kazandıran aşk, dünya güzelliklerine aldırmamayı öğretir:
Her kim ki meyl ider zen-i dünyâya Bâkiyâ
Merdâneler içinde anı sanma er geçer
Mürîd-i aşk oldum ben tecerrüd ihtiyâr itdüm
Eğer meyl eyler isem bir zen-i dünyâya nâmerdim
Hûblar yolda selâmına tuturmuş tutalım
Bakmağa kor mu seni sağa sola gayret-i aşk
Klâsik şiirde, içgüdüleri ''ten zevkini'' harekete geçirebilen ve maddî zevklere kaynaklık edebilen beden güzelliklerinden ve çevredeki diğer güzelliklerden, çok farklı bir düşünce tarzı geliştirmek için istifade edilir. Şairler, dünyaya ait güzelliklerden varlığın hakikatine ulaşmaya, yaratılış gayesini anlamaya çalışır ve bunu şiirlerinde dile getirirler. Beşerî aşk'a; daha doğrusu ''ten zevkine'' yer verdiği zannedilen şairler de dahi durum böyledir. Etkileyici görüntüler, görebilen gözlere kendisini oluşturanı, yaratanı hatırlatır. Dilberde bulunan güzellikler, özellikler ve güzel ahlak Hak'tandır.
Dîde-i Ahmed görür nûr-i cemâlinde İlâh
Nakş-i dilkeş merdüm-i bînâya nakkâş andırır
Pertev-i Zü'l-Celâldir nûr-i cemâli dilberin
K'oldu kemâl-i hüsn ile hüsn-i keâli dilberin
Nedür bu hüsn ü şemâil nedür bu hulk-i cemîl
Ki sende zâhir idüpdür Hudâ-yı celle Celîl
Hakk'ın verdiği güzellikler, sayısı güzellerde mevcut olduğu ve âşık şair de bunları görebildiği için ''Âşık gönlümü bin parçaya bölsem yetmez bu ay yüzlülere'' demektedir:
Mâhrûlar bî-aded bir âşık-ı rüsvâyı ben
Yitmeye bin pâre kılsam bu dil-i şeydâyı ben
Klasik şiirde anlatılan aşkın özelliklerinden biri de dünyada ulaşılamayan sevgiliye bağlı olmasıdır. Bu nedenle böyle bir aşka, dünyada kalıcı olan her şey feda edilmeye değerdir. Aşk ruh ile ilgilidir, bedenler vuslata engeldir. Kavuşma, can vermekle; bedenin toprak olmasıyla mümkün olacaktır.
Ey râh-ı aşka hadd ü nihâyet bulam diyen
Cân virmek ibtidâdır ana yokdur intihâ
Lebin lebine erişmege çâre yok Ahmed
Meger ki toprağını kıla rüzigâr kadeh
Ey dôst bu günlük yâ yarınlık degülüz biz
Şol ışka fidâ cân u cihân kim ezelîdür
Ruh-i dilber görinür gözüne şol vaktin kim
Od ile su barışa gölge güneşle birike
Pervâne gibi yanmayıcak nâr-ı aşka ten
Ol şem'-i hüsne vasl olamazsın cihânda sen
Ruhun şevkiyle ölmek arzusun eylemiş Yahyâ
Verip îmân ile cân kabri pür-nûr olduğun ister
Sevgili görülmemiştir, güzellikleri dinlenilmiş ve kulaktan âşık olunulmuştur. şair sevgilinin hayaliyle baş başadır.
Ey gül-i ra'nâ kulakdan âşık itmişdür beni
Ol peri-ruhsâr gözler görmedük nârüstedür
Bîm-i reh bilmez şebî târikde tenhâ gelir
Sende ey mehrû hayâlin bana bî-perva gelir
Klasik şiirde anlatılan aşkın beşerî aşktan ayrıldığı yönlerden biri de aşka duyulan sevgiliye herkesin ve her şeyin âşık olmasıdır. Genç ve ihtiyar herkes aynı sevgilinin aşkına esirdir.
Gönül bir dilrubâya müftetendir
Ki bâlâsı belâ-yı merd ü zendir
Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış
Bir cân mı vardır ol kemân ebrûya kurbân olmamış
Ey gönül bir sen degülsin derd-i yâre mübtelâ
Bu cihânda bu belâdan kurtılamaz hîç ahad
Bir ben degülem ol saneme mübtelâ geçer
Âşüfte ana şâh u vezîr ü gedâ geçer
Bir pâdişah-ı hüsne kul olduk ki Bâkiyâ
Anun esîr-i aşk-ı olupdur pîr u cevân
Bu bakış tarzıyla aşk, Bâkî'nin şu beytinde olduğu gibi bütün kâinatın özünde mevcuttur. Kâinat sevgilinin aşkıyla neşe içindedir. Yıldızlar, meze; şafak, felek, sâki ve hilal kadehtir, bu eğlence âleminde.
Bâkiyâ işretdedür aşkıyla yârun kâinat
Nukl encüm mey şafak sâkî felek sâgar hilâl
Fatih, Necati, Şeyhülislâm Yahyâ'ya ait şu beyitler, aşkın yaratıcıya yönelik olduğunu belirtmektedir.
Kulu, cihan sultanı olan bir şahın kuluyum. Güneş gibi yanağı, felektei güneşe ışık saçmaktadır;
Bir şâha kulam kim kulı sultân-ı cihândur
Mihr-i ruhı şems-i feleke nûrfeşândur
Ebedî nakkaşı, yaratıcıyı özleyen kişi, dilberin güzelliğini bahane olarak değerlendirir;
Şol ki Nakkâş-ı lem-yezel özler
Dilberün hüsnini bahâne eyler
Aşk yolunun dışına çıkma. Allah yolunun, sana bu kapıdan açıldığını bilmelisin;
Tarîk-i aşkdan etme tecâvüz ey Yahyâ
Ki sana râh-ı Hudâ bil bu bâbile açılır
Yukarıda bir kısmı sunulmaya çalışan özelliklerle klâsik şiirde yer alan aşk, beşerî veya mecâzi olarak tanıtılabilir mi? Bu şekilde çeşitli yayınlarda maddî; beşerî aşkı dile getirdiği ifade edilen şairler, burada aktarılan beyitlerdeki düşünceleriyle bir çelişki içerisinde bulunmuş olmaz mı? Şairlerimizin meslekleri ve kişilikleri, şiir dünyaları için hiçbir anlam taşımaz mı? Kanaatimizce cevabı açık olması gereken bu ve benzeri soruların cevabı, bu yazıyı oluşturmuştur.
Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu - Klasik Dönem Türk Şiiri İncelemeleri
Yorumlar
Yorum Gönder